BLOGALLEŞME ÇABALARI

Adama Haklı Beyler

“But we never answered the question “why?” why are we as a people worth saving?

We still commit murder because of greed and spite and jealousy, and we still visit all of our sins upon our children.

We refuse to accept the responsibility for anything we’ve done, like we did with the cylons.

We decided to play god, create life.

When that life turned against us, we comforted ourselves in the knowledge that it really wasn’t our fault, not really.

You cannot play god and then wash your hands of the things that you’ve created.

Sooner or later, the day comes when you can’t hide from the things that you’ve done anymore.”


Kozmos

Yangında yanan küçük peluş ayının, küçük peluş ayıdan daha da küçük olan düğme gözlerindeki küçük düğmeden daha da küçük olan göz bebeğinin çok daha küçük dört deliğinden birinin içine giren en küçük alev parçası, seni çok iyi tanıyorum.


Hava yeterince sıcak olduğunda ve doğru koordinatları tutturduğumda Papua Yeni Ginece konuşabiliyorum. “Yav vedo vedo ham!

-Gerçek nedir Hikmet amca?
-Gerçek; iki nokta üst üste koydun mu?
-Koydum Hkmet amca. Büyük harfle başlanıyor değil mi?
-Hepsini büyük harfle yazsaydın. Gerçeğin de soluna çiçek yapma sakın.

-Yaz bakalım: Gerçek; başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür.
-Birimi var mı Hikmet amca?
-Birimi insandır.

Islaklı

5 gündür komşumun balıklarına bakıyorum. Uyanır uyanmaz daha kahvemi sigaramı içmeden balıklara koşuyorum. Balıklar her sabah beni gördüklerinde sevinçli bir telaş içinde bir sağa, bir sola, bazen de üç boyutlu olmak üzere bir takım yönlere doğru yüzmeye başlıyorlar. Bir nevi sırılsıklam seğirtiyorlar.  ”Ulan” diyorum “nasıl da tanıyorsunuz hemen beni, sevginizi nasıl da belli ediyorsunuz, eşşek herifler sizi”, sırıtıyorum, sevmek geliyor içimden, boşluğa sarılıyorum. Balıklar sevilemiyor, hüzünleniyorum. Bir tutam sevgi için insafsız miktarlarda suyu avuçlamak zorunda kalıyorum. Sonra tüm çaresizliğimle, hayata yenilmenin getirdiği yılgın ifademle avucumu yalıyorum. 5 gündür her sabah 3 japon balığı yüzünden örseleniyorum.


Tasarruf

Biz; bir ormanda yaşayan üç sevgili böcek gibi tutunmuşuz birbirimize su damlasında boğulur gibi yüzmüşüz birbirimize daldan düşen toprak gibi sarılmışız birbirimize buluttaki azot gibi dokunmuşuz birbirimize altı yüz milyar insan gibi sürünmüşüz birbirimize gri martı kanadı gibi tutuşmuşuz birbirimize beyin çelen fikir gibi kinlenmişiz birbirimize metal soğuğu asfalt gibi örtüşmüşüz birbirimize parlayan binlerce öfke gibi gelişmişiz birbirimize simsiyah yağmur bulutları gibi sevişmişiz birbirimize soluk yırtık ayakkabı bağcıkları gibi söz vermişiz birbirimize küçük beyaz yumurta çatlağı gibi seslenmişiz birbirimize kokuşmuş mağrur gururumuz gibi bakışmışız birbirimize şiirdeki virgül gibi bağımsızız birbirimize dalgadaki yeşil köpük gibi biz kimiz birbirimize selam vermiş eski  düşman gibi.


Saltanatım Yarım

Ben bir bandonun en kıdemli trompetiyim sevgilim, beni çalmaya kimsenin nefesi yetmez. Hava ciğerlerime girer girmez seni hatırlarım, kör bir gardırobun sağır çekmecesiyim, dudaklarını oynattığında maviyi sayıklarım. Bu toprakların en vahşi saltanatıyım.


Kanvas

Yakındı genç adam: “Çok net göremiyorum seni.”    (Oda biraz karanlıktı.)

Sordu genç adam: “Elindekiler fırça mı?”

Gülümsedi genç kız. Alnındaki teri sildi: “Evet.”

Merak etti genç adam: “Ressam mısın peki?”

Hafifçe iç çekti genç kız: “Hayır.”

Şüphelendi genç adam: “O halde ne işe yarıyor bu fırçalar?”

Gülümsedi genç kız, iç çekti, sabırla alnındaki teri sildi: ” Konuşurken dilime değdiriyorum fırçalarımı. Dikkatle dinliyorlar ağzımdan her çıkanı. Kelimelere bürünüyorlar devamlı. Bazen toz pembe, bazen mavi, bazen siyahın en koyusu, bazen de sarı. Susuyorum gelince zamanı.”

Şaşırdı genç adam, yapamadı hiçbir yorum.

Devam etti genç kız: “Tuvalim yok. İnsan boyuyorum.”


When i was a little child
Bir yokluktu Ankara
Aprés moi dull and wild
Town ne oldu que sera?